Ahbap

Parkı çevreleyen taş duvarın üstünde, ayaklarını aşağı/ya sarkıtmış oturuyordu. Ağzında bir yaprağın sapı, iki eli duvarın üstünde, umursamaz bir tavırla gelen geçeni seyrediyordu. Yanına koşarak bir arkadaşı geldi.

- Hadi abi, kalk kalk kalk. Bowlinge gidiyoruz.

- Niye be, turnuva Cumartesi günü değil mi?  

- Cumartesi mi? Cumartesi olsa ben oynar mıyım hiç. Cumartesi kılımı kıpırdatmam ahbap. Turnuva Cuma günü.

- Eee olsun, daha var işte.

- Antreman yapacağız. Rakip sağlam bu sefer.

- Ya bi git ya, havada karada be oğlum. Ya o değil de benim halıyı çalmışlar lan evden.

- Halıyı mı? Oha, kim alır senin boklu halını ya. Salla gitsin. Yenisini alırsın, hem daha temizini.

- Öyle deme dostum. O halı benim için çok önemli.

- Neden?

- Çünkü o halı evi dolu gösteriyordu.

- Tabi tabi. Kız da kendini kaçırdı zaten. O parmak da var ya hani kesik parmak, sana girsin.

- Hı?

- Sen şimdi parmak mı istiyorsun?  Ben hemen getirebilirim sana o parmağı. İnan bana dostum, mesele parmak ise öğleden sonra 3 de hazır o parmak.

- Ne parmağı be?

- Vezir parmağı. Boşver, hadi kalk gidiyoruz.

- Ya bi dur çekiştirme. Önce bir şeyler içmem lazım. Şuradan bi bira mira bir şey alalım.

- Ne birası ya. Sana ‘beyaz rus’ yakışır.

- Beyaz rus mu?

- He görsen bi içim.

- Oğlum ben içecek diyorum. Sen karı kızdasın.

- Oha, cahil dana seni. Beyaz rus içki içki.

- O nereden çıktı şimdi?

- Hepsi halıdan çıktı. Senin şu çalınan halıdan. Herşey halı ile başladı dostum.

- Sen iyi misin?

- İyi miyim ha. İyi ha. Şimdi acılar dünyasına giriyorsun işte ahbap.

- Ben eve gidiyorum abi. Sen de git bence. Yat dinlen biraz.

- Huuuh..! Peki.


 

Eyvah yine mi bok..!

Ayak seslerinin gittikçe yaklaştığını duyuyordu. Kendisini korkunç bir sonun beklediğini, kapana kısıldığı bu izbe yerde ölüp gideceğini, cesedini kimsenin bulamayacağını düşündü. Saklandığı dolabın içinde nefes alışverişini kontrol etmeye çalışıyor, biraz kıpırdadığında dolaptan çıkacak gıcırtıların yerini belli edeceğinin bilinci ile parmağını bile oynatmıyordu. Fakat daha fazla dayanamadı ve kramp giren sağ ayağını bir parça ileri attı. Dolaptan çıkan gıcırtı sonrası ayak sesleri gittikçe hızlandı ve dolabın kapısı büyük bir gürültü ile açıldı. Yüzü maskeli, deri ceketli, iri yarı adam elindeki elektrikli testereyi havaya kaldırdı veeee...

Bu heyecanlı ve ilgi çekici girişi, siz yazımın konusunun yine ‘bok ve tuvalet’ olduğunu hemen anlayıp kaçmayın diye tezgahladım. Bilmiyorum gerçekten ilgi çekici miydi giriş? Bu arada 'ilgi çekici', acaba karşı cinse yanaşma/kur yapma sırasında yaşanan başarısızlık sonrası son çare olarak, bulunduğu kapalı dolaptan camı kırmak suretiyle alınıp çıkarılan ve karşı cinsin kafasına vurarak ilgi uyandırmaya yarayan bir çekiç mi ki ne ki! (ohaaa) Bence böyle bir şey olmalı.

Neyse efenim bırakın çekici, testereyi de bu umumi tuvaletler ne ayak, siz onu bana bir deyin hele. Yok ‘siz onu deyin bana bi hele’. Yok yok şöyle galiba, ‘bana siz onu deyin bir hele’. (hele hele hele yaaaar) Hele siz onu deyin bana bir. Ne haltsa işte..


Benim çalıştığım yerde kullanılan umumi tuvalet, beş altı klozetin paravanlar ile ayrıldığı geniş bir alan. Üç lavabo ve üç pisuvarı da unutmamak lazım tabi. ‘Osurmadan sıçana ilk büyük bedava’ ya da ‘tuvalet tenisi nedir biliyor musun, bilmiyorsan karşı duvara bak’ karşı duvara baktığında yine aynı yazıyı bulduğun yaratıcı yazılarla karşılaşmıyoruz belki ama başka ilgi çekici olay ve konular da yok değil. Şimdi onlara değinmek istiyorum. (yine mi ilgi çekici, senin kafana vurmalı onu be)

İlk ilgimi çeken konu, herkesin genelde aynı kabine girme çabası, isteği. Karşılaştığım adamlar hep aynı kabini kullanmaya özen gösteriyor. Gelip de onu dolu bulduğunda gidenler var. Zaten hep kullandığının dışında bir kabini seçtiğinde yabancılaşıyorsun oraya. Sanki başka birinin evindeki bir tuvalettesin gibi. Hep kullandığın kabin sanki evindeki tuvalet. (Nerden mi biliyorum? Aykuuut)

Diğer konu ise daha vahim. Sen girip uzun oturuşa geçiyorsun. Dank! yandaki kabine başka biri giriyor. Başlıyor çatır çatır ossurmaya, zıçmaya. Sen de net bir şekilde duyuyorsun. Duvar yok ki arada, basit sunta(lam) bir parça. Üzeri açık, aşağı bölümü açık. Tabii ses de gelir koku da arkadaş. Ulan konsantrasyon mu kalır. ( evet, zıçmak büyük konsantrasyon gerektiren bir eylemdir.) Bazen kahkahalarla gülesim geliyor. ‘Osuruğa gülenin osuruk kadar aklı yoktur’ martavalı okumasın kimse bana. O sesleri sen duysan ya korkar kaçarsın ya da gülersin. Böyle de acayip bir denge. Şimdi sen yapmıyor musun diye soranlar olabilir. Bunu ‘bir gün sizi yanımdaki kabine beklerim’ diyerek cevaplıyorum. Artık ne düşündürürse size. (çakaaaaal)

Diğer ilginç nokta, o/diğer kabinde sıçanın kim olduğunu bilmektir. Adam pazarlama departmanının müdürü mesela. Gelip aynı tuvaleti kullanıyorsun o adamla. Zaman zaman karşılaşıyorsun illaki. (zeytinyağlı barbunya pillakiii) Senin için o ana kadar Tamer Bey (ya da işyerindeki ilişkiler dengesinin rengine göre Tamer Abi) tuvalate giriyor. Başlıyor ‘ıııhh, ıııhhh’ ıkınmaya. Sonra sağlam bir göt gürültüsü çınlatıyor tuvaleti. Duvardan duvara yankılanıyor o ses. (tuvalet tenisi bu mu yoksa?) Ee sen şimdi bu noktadan sonra benim için Tamer Bey değilsinki, ossuruklu Tamer, götüboklu Tamer ya da ne bileyim ‘ııııh ııııh Tamer’’sin. Bittin yani gözümde. Ertesi gün koridorda gördüğümde seni, aklıma o sesler gelecek yine, yaaa hey gidi..

Bir de yan yana kabinlerde zıçıp, dışarı aynı anda çıkıp departman arkadaşını gördüğünde yaşadığın ‘aaa, sen miydin?’ sevindirik şaşkınlığı vardır.

Hep bok, hep tuvalet nereye kadar değil mi? Bir sonraki yazıda başka konular, başka konuklar (konuklar mı? la noliyii? yine mi error) hee doktor erör bey ben aşık oldum, dıızzzt...! (kaçın patlayacak gabiii..!)

Dön Arkana İyi 'Bok'

Bugün sizlere boktur, sıçmaktır onun gibi iğrenç şeylerden bahsedeceğim. Ama hepimiz insanız ve bunu yapıyoruz. Aranızda ‘Hayır ben yapmıyorum, bok da neymiş efenim. Ben çiçek kelebek dahası konfeti falan sıçıyorum.’ diyecek olan var ise ona buradan ‘tabtab, diiiy mi diiiy mi’ demek istiyorum. Neyse, hepimiz aşağıdaki durumlarla karşılaştık ya da günün birinde karşılaşacağız. Yine de bu size bir uyarı olsun. ‘Bok muhabbeti beni açmaz, ben gelemem öyle şeylere’ diyen varsa bu noktadan sonrasını okumasın. (.) İşte bu nokta, şu biraz önce koyduğum. Ohooooo dostum, ama sen hala okuyorsun. Hişşşt kime diyoruuum.

Hani tuvalete girersin ve uzun oturuşa geçersin de (bkz; urgan yapmak, cumhuriyet sucuğu) işini bitirince tuvalet kağıdı almak için elini attığında yerinde bulamazsın ya o ruloyu, böyle anlarda yaşanılan çaresizlik başka bir şey. Ne yapacağını şaşırıyor insan. Ya o ıslak, yalap şalap kıçına çekersin donunu ya da bu sonu yaşamamak için son bir çare banyodaki kapalı dolaplara yedek rulo bırakılmış mı diye bakarsın. Don ayak bileklerinde, bacaklarını geniş geniş açarak banyoda maymun gibi dolanıp dolapları kontrol edersin. Bunu yaparken de kıçından yere damlayan su damlalarının minimum olması için uğraşırsın. Yedek ruloyu bulduğunda yaşadığın sevinç ise eşeğini kaybedip bulmakla eş değerdir. (-yok deve – deve değil, eşek eşek) Çok küçük şeyler bizleri mutlu etmeye yetebiliyor aslında. (- Bugün öyle mutluyum ki Nejla - N’oldu bi’tanem? - Yedek tuvalet kağıdı desem..!)


Bu durumun daha vahimi ise suyun kesik olması ya da taharet musluğunun bozuk olması durumudur. Sucuğu bırakırsın sonra bi bakarsın, eneeeee, su yok. Bir de üzerine tuvalet kağıdı da yoksa ‘tam sıçtın’ demektir. Biraz önce yarattığın eser, bunun yanında amatör bir çalışmadır artık. Ormanda olsan yaprağa, taşa, dala silersin. Şimdi ne yapacaksın ha, ıııiiiyyy, git git giiiiiiit...!

Bitmedi. Bir diğeri ise yarattığın eserin inatçı olması durumudur. (inatçı bok) Bir de misafir olduğun bir evde icra ettiysen eseri, durum çok vahimdir çooook. Artık ne yediysen, ne kadar zaman içinde tuttuysan, o şey beklentinin üzerinde büyüklükte ve tek başına teşrif eder mekana. Kendine ait bir karakteri vardır. Ona sadece bok demek hakarettir. (O biiiiiivvvvv bölünmeeeez bütün, o biiiiiiiv büyük mü büyüüük, o biiv o biiiiv ki üç dövt) İşte karşılaştığın böyle bir şey ise, sifonu tekrar tekrar çekersin. Su dolmasını bekler, yine çekersin. O gitmemeye yemin etmiştir. Kızar sana, yüzüne bakıp kıs kıs güler. ‘Hadi bakalım, elinden geleni ardına koyma’ dermiş gibi bakar. Küvete bakarsın, şans eseri kova falan varsa, kovaya su doldurup hızlı bir şekilde dökerek su ile döversin onu. Belki yaralarsın, azaltırsın ama o yine bütün heybetiyle oradadır. ‘Hadi bu kadar mısın haa, hadiiiiiii’ dermiş gibi bakar sana yine. Sen sinirden ve mücadeleden yorgun düşmüşsündür. Alnından ince ince terler süzülür. Bir de bunun üzerine banyoda çok kaldığını düşenen birisi seslenir dışarıdan. ‘ Kamiiiiiiiil, iyi misin?’. (-ulen kamil işte, ne kadar iyi olabilir, allağaaan kamili) Stresine stres ekler duyduğun ses. ‘İyi iyi, çıkıyorum şimdi’ dersin ama ne yapacağını bilemez haldesindir. Çömelip banyo duvarına sırtını dayarsın. Kollarını dizlerinin üzerinde birleştirip, kafanı kollarının üzerine koyarsın. Ağlamaklı olursun, belki ağlarsın. İşte o anda ak sakallı, bastonlu, beyaz entarili yaşlı bilge gelir gözünün önüne ve sana şöyle der. ‘ A oğul, (a-om) bir büyük ve güçlü düşman ile uğraşmak yerine, birden fazla ama daha küçük ve güçsüz düşmanla uğraşmak yeğ değil de nedir yaaaaaniiiii, hıııı şaşkın oğlan şaşkın ördeeek. Gel bi de burada oyna haspam, mama yer gibi ye şunu olma aslan. I-ıııhhhm pardon, dalmışım.” Sen yaşlı bilgenin söyledikleri arasından alacağın mesajı çeker çıkarırsın. Sonra da kılıcını (tuvalet fırçasını) çeker çıkarırsın. Düşmanına bir güzel girişir parçalarsın. Sonra bas tetiğe (sifona) gitsin şeeööreeffsiziiüün evladııı...! Sonra kılıcı da temizle ama.

Amaaaaaan, ne bokmuş be arkadaşım. Yaz yaz bitmedi. Bu arada uzun bir aradan sonra yazdığım yazının konusunun bok olması ise neden uzun süredir yazmadığım ve ruh halim konusunda fikir veriyor mu hıııııı, şaşkın oğlan şaşkııııııın ördeeeeeeek...!

Şimdi Haberleri Veriyorum

- Saat 11:17. Şimdi haberleri veriyorum.
- Şimdi mi? Yani hemen şimdi mi?
- Evet.
- Sen iyice bozdun. Bi doktora görün bence.
- Niye?
- Oğlum 11:17 ne? Haber dediğin saat başlarında hadi belki yarım saatlerde verilir.
- Hee, senin için haberleri vermem sorun değil. Sen zamanını beğenmedin.
- O da başka bi konu tabi. Ona da değinmeli.
- Değin.
- Hı?
- Değin işte, ona da değin. Sonsuza değin.
- Sonsuza niye değineyim?
- Sonsuza değinme zaten. Haberleri verme konusuna sonsuza değin değin dur diyorum.
- He onu diyorsun.
- Neyi?
- Yaa bi git.
 
Bir süre sonra...
 
- Tamam lan, değiniyorum. Sonsuza değin değil belki ama şu ara değineceğim.
- Evet, dinliyorum.
- Niye veriyorsun haberleri sen şimdi?
- Şimdi mi? Şimdi veremem. Saat olmuş 11: 33. Geçti haber saati.
- Verdin mi peki?
- Verdim tabi. Aldım verdim ben seni yedim.
- Yedin mi? Yendimdir o.
- Yok yedim.
- Nasıl yedim?
- Bildiğin yedim işte. Belki afiyetle, belki alelacele, belki de sindirerek.
- Hee, anladım. Sen ciddi ciddi yiyorsun beni. Kandırıyorsun yani.
- Yemiyorum. Yedim bitti.
- Heytere be..!
 
Bir süre sonra...
 
- Saat 11:47. Yayınımız beraber ve solo şarkılar ile devam edecek.
- İyi bari.
- Sever misin?
- Neyi?
- Şarkıları.
- Severim.
- Hangilerini?
- Daha çok beraber ve solo olanları.
- Ben de.
 
 Bir süre sonra...
 
- Saat 12:25. Yayınımızı çok önemli bir gelişme için kesiyoruz.
- Neymiş o?
- Çok önemli.
- Tamam da ne işte.
- Bilmiyorum. O kadar önemli ki bana bile söylemediler.
- Kimler?
- Hiiişştt. Suuuus. Sessiz ol.
- Neden?
- Dinliyorum.
- Neyi?
- İstanbul'u.
- E gözlerin açık?
- Ama dimağım kapalı.
 
Bir süre sonra..
 
- Saat 12:25. Şimdi yayı...!
- Hop hop. Dur bakalım.
- N'oldu?
- Saatin durmuş anlaşılan.
- Benim saatim yok ki.
- O zaman herşey netlik kazandı.
- İyi bari.
- Sever misin?
- Şarkıları mı?
- Evet.
- Severim.
- Dinle o zaman.
- Neyi?
- İstanbul'u.
- Gözlerim?
- Gözlerin kan çanağı.
- Uykusuz mu kaldım?
- Belki de.
- O zaman saat epey geç olmalı.
- Eee?
- Haberleri veriyorum.
- Ver bakalım.

Kamp / bölüm II

İlk bölümüyle izleyenleri adeta ekran başına kilitleyen “KAMP”, ikinci bölümde yaşanan şok gelişmeler ve sürprizlerle sizde bağımlılık yaratacak. (-valla lan) İkinci bölüme geçmeden önce, dilerseniz bir önceki bölümde neler olmuştu hatırlayalım. (-hadi)

ZIBOOOVN..!

“Previously on Dest-i İzdivaç”

78 yaşındaki Mehmet Amca’nın iki talibi, Kezban Teyze ve Ayşe Nine stüdyoda saçsaça başbaşa kapıştı, yerlerde yuvarlandı. Piiiii, rezillik..!

şaka len...

” Previously on KAMP”

Üç çocukluk arkadaşı Kevın, Vilyım ve Canıtın, Vilyım’ın ısrarı ile daha önce hiç gitmedikleri bir ormana giderek, beş günlük bir kamp planı yapmışlardı. İlk günü gayet eğlenceli geçiren gençlerden Kevın erken yatmış, diğer iki arkadaş ateş başında sohbet ediyorlardı. Daha sonra çadırdan acı çığlıklar yükseldi ve iki arkadaş çadıra gittiklerinde Kevın’ın feci şekilde parçalanmış cesediyle karşılaştılar. Finalde ise çadırın dışına çıkıp gökyüzüne bakarak haykıran Vilyım’ın sesi duyuldu.

- Nedeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeen……..!

Kamp / bölüm II

Cevap çok fazla gecikmedi.

- Kaplumbağa dedeeeen..!

Vilyım’ın arkası dönüktü. Ama bu ses, evet evet bu sesi hayatı boyunca hep duymuştu, unutamazdı. Arkasına döndü ;

- Kevın?
- He Kevın yaa, kavun mu sandıydın, ıhı ıhı ıhı..

Vilyım sendeledi. Düşecek gibi oldu. Canıtın arkadaşını kolundan tutup bir kayaya oturmasını sağladı. (kayaya oturmak mı, ohhannesburg..!)

- Ama sen?
- Oğlum şakaydı hepsi. Canıtın ile seni tufaya getirdik.
- Tufa ne ya?
- Ne biliyim ben. Öyle derler ya hep. Kekledik, kandırdık işte. Ne dersen de. Fikir Canıtın’ındı yalnız. Bu puşt adeta ‘canattı’ bu iş için. Yakaladın kelime esprisini diiiy mi dostum. hahaha..
- Ama nasıl?
- Maketti oğlum o yerde gördüğün. Çok para verdik ha. Kan, et ve beyin parçaları da bahtsız bir ineğe ait. Bayağı sağlam bir prodüksiyon yani anlayacağın. İyi hazırlandık, çok düşündük, çok çalıştık.

Canıtın söze girdi.

- Ama kusmuk gerçek ha. Ben gerçekten kustum len. O ne kokuydu öyle be, bıııyyyk...!
- Oha ya, nasıl abicim? Hala anlamış değilim. İnanılmazdı. Nasıl bi maket o? Gerçekten sağlam bi şaka. Ama böyle şaka olmaz arkadaşım. Şimdi sizi gerçekten öldüreceğim. Sayıyorum lan, kaçın..
- Boşver usta. İyi yedirdik, sen de afiyetle yedin. Bitti gitti. Bu arada Hamdi, ben bu Canıtın, Vilyım ve Kevın geyiğinden çok sıkıldım, söyleyeyim ha. Bak Kamil de kendini iyice prens sanmaya başladı. Vilyım aşağı Vilyım yukarı diye diye.
- İyi de oğlum düşünsene. Biz ıssız bir ormana kamp yapmak için giden üç çocukluk arkadaşıyız. Bu tam Amerikan hikayesi. Hamdi, Ramazan ve Kamil ormana kampa gitmez, okeye dördüncü ararlar.
- Oha be ne yaptın hocam sen. Şimdi de isimlerimizle kafa buluyor ya.
- Ya öyle değil be, anladın sen dediğimi.
- Anladım, anladım tabi. Bu kamp olayı bize göre değil. Hadi toplanın gidiyoruz..
- Nereye ya?
- Dördüncü aramaya.